Son günlerde kamuoyunda yeniden gündeme gelen “Devletin milleti olmaz, milletin devleti olur” ifadesi, siyasi söylemlerin ötesinde, devletin meşruiyeti, bireyin konumu ve toplumsal aidiyet gibi temel konulara ışık tutuyor. Bu önemli tartışma, hukukçu ve yazar Cüneyd Altıparmak ile stratejist Kemal Uysal arasında gerçekleşen bir mülakatla derinlemesine ele alındı.
TBMM Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş’un Gazi Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada dile getirdiği bu söz, stratejist Kemal Uysal tarafından analiz edildi. Uysal, devletin halkın karşısında değil, onun içinden doğan kurumsallaşmış bir yapı olduğunu vurguluyor. Devletin, bireylerin güvenlik, düzen ve birlikte yaşama ihtiyacından doğduğunu belirten Uysal, bu yapının bireyin üzerinde bir güce dönüşmesi durumunda meşruiyetini yitireceğini ifade ediyor. Devletin temel görevinin bireyi daraltmak değil, onu korumak ve hayatını genişleten imkanlar üretmek olduğunu ekliyor.
Cüneyd Altıparmak’ın “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” sözünün günümüzdeki geçerliliğini sorgulaması üzerine Uysal, bu ilkenin tarihsel bir vecizeden öte, devlet felsefesinin temel bir ilkesi haline geldiğini belirtiyor. Devletin devamlılığının, insanla kurduğu bağın gücüne bağlı olduğunu, bu bağın sadece hukukla değil; güven, aidiyet ve ortak anlam duygusuyla da güçlendiğini vurguluyor. Uysal, bu tür ifadelerin bazen mevcut alışkanlıkları sorgulattığı için rahatsızlık yaratsa da, aslında birer hatırlatma niteliği taşıdığını ekliyor.
Mülakatta, devlet-millet ilişkisinin bozulduğu tarihsel örneklere de değinildi. Feodal yapılar ve Fransız Devrimi sonrası bazı yaklaşımlar, gücün belirli zümrelerde toplanması veya bireyin dışlanmasıyla örnekler sunuyor. Türkiye özelinde ise darbe tarihleri, millet iradesinin geri plana itildiği ve kalıcı istikrarın sağlanamadığı durumlar olarak gösteriliyor. Günümüzde ise bilgi akışının merkezileşmemesi, sivil toplumun, üniversitelerin ve bireylerin aktif rol almasıyla devlet-toplum ilişkisinin çok katmanlı bir sürece dönüştüğü belirtiliyor.
Kamu görevlilerinin ve siyasetçilerin toplumun üzerinde değil, toplumun bir emanetini taşıdığı vurgulanıyor. Devletin gücünün artık sadece askerî güç veya teknolojiyle değil, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin niteliğiyle ölçüldüğü ifade ediliyor. Güvenin olmadığı yerde en gelişmiş araçların bile kalıcı sonuç üretmeyeceği belirtiliyor. Sonuç olarak devletin, bireyin ya da toplumun üstünde bir kudret değil, halkın kendi varlığını korumak için inşa ettiği bir araç olduğu ve amacını unuttuğu anda anlamını yitirdiği ifade ediliyor. Bu bağlamda, günümüzde meşruiyetin kaynağının doğrudan toplumun iradesi olduğu ve devletin ancak bu iradenin kurumsallaşmış hâli olduğu ölçüde anlam kazandığı vurgulanıyor. Temel soru ise netliğini koruyor: Devlet kimin için vardır?