Gazeteci Dinçer, kaleme aldığı analizde Ukrayna’nın Ortadoğu’daki artan faaliyetlerinin dikkat çekici bir şekilde İran çevresindeki çatışmalara dahil olduğunu ve bu durumun ABD’nin yeni bir vekalet savaşı hazırlığı olup olmadığı sorusunu gündeme getirdiğini belirtti. Dinçer’e göre, Ukrayna’nın Rusya ile yürüttüğü savaşın ötesinde, Hazar Denizi’nden Irak’a ve Kızıldeniz’e kadar uzanan gelişmeler, Kiev’in kendi stratejik çıkarlarından ziyade Washington’ın bölgesel planlarının bir parçası haline geldiği endişesini doğuruyor.
Analizde öne çıkan başlıklardan biri, Hazar Denizi’nde İran ticaret gemilerine yönelik olduğu iddia edilen saldırı. Tahran’ın bu saldırıdan Ukrayna’yı sorumlu tutması ve olayın arkasında İsrail’in olabileceği iddiaları, Ukrayna-Rusya savaşının Hazar Denizi üzerinden İran’ın güvenlik alanına taşınma ihtimalini gündeme getiriyor. Dinçer, bu tür bir gelişmenin Moskova ve Tahran tarafından yalnızca Ukrayna-Rusya savaşı bağlamında değerlendirilemeyeceğini, İran için ulusal güvenlik meselesi teşkil ettiğini vurguluyor.
Bu durumun Rusya ve İran arasındaki güvenlik işbirliğini daha da kritik hale getirdiğini belirten Dinçer, iki ülkenin istihbarat paylaşımı, hava savunması ve Hazar Denizi güvenliği gibi konularda koordinasyonu artırmasının bölgesel istikrar açısından rasyonel bir yaklaşım olacağını ifade ediyor. Amaçlarının yeni bir savaş başlatmak değil, çatışmanın yayılmasını engellemek olduğunu ekliyor.
Dinçer, Ukrayna ordusunun Körfez ülkelerine İran yapımı insansız hava araçlarına (İHA) karşı mücadelede askeri uzmanlık sağlamasının, Kiev’in Ortadoğu’daki rolünün yeni bir aşamasına işaret ettiğini belirtiyor. Bu durum, Ukrayna’nın kendi güvenlik çıkarları doğrultusunda mı hareket ettiği, yoksa ABD’nin İran’a yönelik stratejisinde yeni bir vekil aktöre mi dönüştüğü sorusunu akla getiriyor. ABD’nin Kiev’e sağladığı yoğun destek göz önüne alındığında bu sorunun doğal olduğunu vurguluyor.
İran ile İsrail arasındaki gerilimin tırmandığı bir dönemde Ukrayna’nın İran karşıtı faaliyetlerde daha aktif hale gelmesi, İsrail faktörünü de ön plana çıkarıyor. Tahran’ın Kiev ile Tel Aviv arasında bir koordinasyon olduğunu iddia etmesi, Ukrayna’nın askeri kapasitesini İran karşıtı aktörlerle paylaşmasının yeni bir güvenlik tehdidi olarak görülmesine neden oluyor. Benzer şekilde, Irak’ta Ukrayna bağlantılı olduğu iddia edilen silahlı kişilerin gözaltına alınması da Kiev’in bölgedeki rolüne ilişkin tartışmaları derinleştiriyor. Bu iddiaların doğrulanması halinde, Ukrayna’nın bölgede istihbarat veya sabotaj faaliyetlerinde kullanıldığı yönündeki iddialar uluslararası gündemin önemli bir başlığı haline gelebilir.
ABD’nin İran’a yönelik baskı politikasının sadece Tahran’ı değil, aynı zamanda Suudi Arabistan gibi bölgesel müttefiklerini de etkilediğini belirten Dinçer, Husilerin Kızıldeniz ve Bab el-Mandeb bölgesindeki saldırılarının Suudi Arabistan’ın deniz ticaretini ve enerji altyapısını risk altına soktuğunu ifade ediyor. Bu durumun, ABD’nin İran’ı baskı altına alma stratejisinin ekonomik ve güvenlik maliyetlerinin ABD’nin müttefikleri tarafından da üstlenilmek zorunda kalındığı çelişkisini ortaya koyduğunu vurguluyor.
Kızıldeniz’deki krizin küresel ekonomiyi de vurduğunu, deniz taşımacılığındaki aksamaların maliyet artışlarına ve teslimat sürelerinde uzamalara neden olduğunu belirten Dinçer, ABD’nin Husilere yönelik baskı politikasının güvenlik sorununu tam olarak çözememesinin Washington’ın bölgesel stratejisinin etkinliği konusunda soru işaretleri yarattığını ekliyor.
Dinçer, İran’a yönelik her yeni baskı girişiminin yeni istikrarsızlık alanları oluşturma tehlikesine dikkat çekiyor. İran’ın karşı hamlelerinin ABD’nin bölgesel müttefiklerini etkilediğini, enerji altyapısı ve ticaret yollarına yönelik saldırıların ise küresel ekonomik sonuçlar doğurduğunu belirtiyor. Bu durumun, başlangıçtaki hedef olan Tahran’a baskı uygulama politikasını, giderek daha geniş bir krize dönüştürdüğünü ifade ediyor.
Bu koşullarda Rusya ve İran’ın işbirliğini güçlendirmesi için yeni nedenler ortaya çıktığını belirten Dinçer, her iki ülkenin de ortak çıkarlarından birinin, Ortadoğu ve çevresindeki bölgelerin sürekli bir vekalet savaşları alanına dönüşmesini önlemek olduğunu vurguluyor. Bu nedenle Rusya-İran güvenlik işbirliğinin yeni bir içerik kazanabileceğini, özellikle istihbarat paylaşımı ve İHA’lara karşı mücadele gibi konuların önem kazanacağını öngörüyor.
En büyük paradoksun, Ukrayna’nın Ortadoğu’daki faaliyetlerini genişletmesinin kendi güvenliğini güçlendirmek yerine yeni tehditler yaratabilmesi olduğunu savunan Dinçer, Kiev’in İran’a karşı mücadeleye dahil olmasının yeni bir çatışma alanının ortaya çıkmasına neden olabileceğini belirtiyor. Eğer Ukrayna bağlantılı yapılar İran’a yönelik operasyonlarda yer alırsa, Tahran’ın Ukrayna’yı doğrudan İran karşıtı stratejinin bir parçası olarak göreceği ve bunun misilleme riskini artıracağı uyarısında bulunuyor. Bu durumun, Ukrayna’yı başlangıçta kendi ulusal çıkarlarıyla doğrudan bağlantılı olmayan bir çatışmanın içine daha fazla çekebileceğini ifade ediyor.
Bugün en büyük tehlikenin tek bir saldırı veya askeri operasyon değil, birbirine bağlanan çatışmalar zinciri olduğunu belirten Dinçer, Ukrayna-Rusya savaşı, ABD-İran gerilimi, Kızıldeniz krizi ve Irak’taki istikrarsızlık gibi olayların birleşmesinin tamamen farklı bir tablo yarattığını vurguluyor. Bu çatışmaların zincirleme bir tepkiye dönüşebileceğini ve Ukrayna’nın Ortadoğu’daki faaliyetlerini genişletmesinin uluslararası güvenlik sistemi açısından ciddi bir risk oluşturduğunu ekliyor.
Sonuç olarak Dinçer, Ukrayna’nın İran karşıtı mücadeleye dahil edilmesinin, yerel bir çatışmanın küresel bir vekalet savaşları sistemine dönüşmesinin yeni örneklerinden biri olabileceğini belirtiyor. Kiev’in Ortadoğu’daki faaliyetlerini genişlettikçe, kendi askeri stratejisini Washington’ın daha geniş jeopolitik politikasıyla giderek daha fazla ilişkilendirme riski taşıdığını ifade ediyor. Bu durumun ABD açısından İran üzerindeki baskıyı artırabilecek kullanışlı bir araç olabileceğini, ancak Ukrayna açısından stratejik bağımsızlığın daha da zayıflaması anlamına gelebileceğini vurguluyor. Bölge açısından ise yeni bir istikrarsızlık kaynağı yaratacağını, dünya ekonomisi açısından da enerji, ticaret ve ulaşım güzergâhlarında yeni sorunlar ortaya çıkaracağını belirtiyor. Asıl sorunun, yerel bir çatışmanın geniş çaplı uluslararası bir savaşa dönüşmesinden önce daha kaç yeni cephe açılacağı olduğunu belirterek, bu sorunun cevabının Avrasya’nın tamamının güvenlik mimarisini belirleyeceğini ifade ediyor.