Eğitimci Hayat Aras’tan Tarihe Yolculuk: Orhun Yazıtları’ndan Tuva Türkülerine Köksel Bağlantılar

Eğitimci Hayat Aras’tan Tarihe Yolculuk: Orhun Yazıtları’ndan Tuva Türkülerine Köksel Bağlantılar
Yayınlama: 21.06.2026
A+
A-

Ankara – BHA

Eğitimci ve Türkolog Hayat Aras, kaleme aldığı ‘Orhun’dan Tuva’ya: Taştan Türküye, Yazıttan Ezgiye’ başlıklı yazısında, kültür, geçmiş, atalar, diller ve kökler gibi kavramların kendisi için bir ömür boyu süren merak yolculuğunun başlangıcı olduğunu belirtti. Aras, bu yolculukta sorduğu ilk soruları şöyle sıraladı: “İlk söz hangi gereksinimden doğdu? İlk Türkçe sözcüğü kim söyledi? İlk türküyü kim yaktı? İlk ninniyi hangi anne, hangi bebeğin gözlerine bakarak mırıldandı? İlk bilmeceyi kim kime sordu? İlk masal kimin hayalinde doğdu? İlk efsane kimin dünyasını süsledi? İlk tekerleme hangi çocuğun dilinde oyun oldu? İlk duyguyu kim dillendirdi?”

Soruların dallanıp budaklandığını ifade eden Aras, aynı kökten gelen insanların türkülerinin neden farklılaştığını sorguladı. Anadolu’dan Balkanlar’a, Azerbaycan’dan Kazak bozkırlarına, Tuva’dan Altay yurtlarına uzanan coğrafyalarda söylenen ezgilerin, türkülerin neden farklı sözlere ve hislere büründüğünü araştırdığını ancak bazı soruların cevaplarından daha değerli olduğunu vurguladı. Bu soruların peşinden giderken kendine yaklaştığını belirten Aras, aradığı cevapları kitaplarda değil, haritalarda, tarihte ve en çok da yollarda bulduğunu dile getirdi. Bir milletin hafızasını bazen bir taşa kazılı, bazen bir dile asılı, bazen de bir türküye sevdalı halde bulduğunu ifade etti.

Uzak coğrafyalara duyduğu ilginin, oralarda yaşayan insanların seslerinde, yüzlerinde, hikâyelerinde kendine ait bir şeyler bulma arzusundan kaynaklandığını belirten Aras, Tuva’nın da bu listenin başında yer aldığını söyledi. Tuva türküleriyle ilk karşılaştığında tarif etmekte zorlandığı duygulara kapıldığını, ezgilerin ve sözlerin içine işlediğini dile getirdi. Acı mı, hüzün mü, hasret mi, özlem mi yoksa eski bir anının yankısı mı olduğunu bilmediği bu duyguların, köksel bir hatırlayış olduğunu düşündüğünü belirtti.

Bir gün kendini Tuva’da, Elegeş Nehri’nin kıyısında bulduğunu anlatan Aras, bu büyülü coğrafyada geçirdiği günleri şöyle aktardı: “Nehir berraktı, gökyüzü ata, toprak ise ana. Takvime göre birkaç gün, bana göre bir ömür kaldığım büyülü Elegeş Nehri kıyısındaki çadırımda; bir atım, bir kamçım, bir çift çizmem ve bir dürbünüm olmuştu. Atımın üzerinde köpeklerin, çocukların eşliğinde geçmişin izini sürercesine kalabalık sürüyü toplamaya giderdim. Köy hayatını hiç yaşamamış ama ona hep özlem duymuş biri için bunlar hayatımın en ilginç deneyimleriydi.”

Sürüden arta kalan zamanlarda bozkırda tek başına dolaştığını, ufka uzanan otlakların arasında Tuva türküleri mırıldandığını anlatan Aras, karşılaştığı atlılara eşlik edip onların söylediklerini dinlediğini belirtti. Rüzgârın nefesi ve otların fısıltısının, insanların anlattıklarından daha fazlasını söylediğini fark ettiğini ve tam da o an “Coğrafya kaderdir.” sözünün yalnızca insanlar için değil, türküler, ezgiler ve şarkılar için de geçerli olduğunu anladığını ifade etti. Bu toprakların başka türlü türküler yaratamayacağını, bu göğün altında başka seslerin şekillenemeyeceğini vurguladı.

Türkülerin toprağın hafızası, ezgilerin rüzgârın nefesi, sözlerin göğün dili, seslerin ise bozkırın sedası olduğunu belirten Aras, insanoğlunun ise onları sadece dile getirdiğini söyledi. Bozkırda geçirdiği günler boyunca yalnızca türküleri değil, onların taşıdığı hafızayı da dinlemeye çalıştığını, bazen duyduğu bir sözün, bazen de açıklayamadığı bir hissin kendisini uzak diyarlara değil, uzak zamanlara götürdüğünü ifade etti.

Hayatının en derin içsel uyanışlarından birini yaşadığını belirten Aras, tarihleri birbirinden yüzyıllarca uzak olsa da aynı coğrafyanın insanlara benzer duygularla ses verdiğini fark ettiğini anlattı. Orhun Yazıtları’ndaki sözlerle, Tuva’nın ünlü Kongurey türküsündeki dizeler arasında kurduğu bağın kendisini derinden sarstığını söyledi. Aralarında yaklaşık bin yıllık bir zaman olmasına rağmen, kağanlıklar yıkılmış, yeni devletler kurulmuş, boylar dağılmışken, duygusal ve düşünsel paralelliğin değişmediğini vurguladı.

Orhun’da taşa kazınan sorunun, yüzyıllar sonra Tuva bozkırlarında türkü olarak yanıt aradığını belirten Aras, birinin taşa emanet olduğunu, diğerinin ise rüzgâra bırakıldığını ancak ikisinin de yüreğinde aynı özlem, aynı arayış, aynı kaygı olduğunu ifade etti. Kongurey’i dinlerken sadece bir Tuva türküsü dinlemediğini, sanki taşın dile gelmiş halini dinlediğini, Ötüken’in uzun yıllar önce sorduğu soruların hâlâ göğün altında dolaştığını hissettiğini dile getirdi. Bu noktada “Zamanı Tanrı yaşar”; insan ise onu anlamlandırmaya çalışır. Anlamlanan sözler, zamanı aşar. Taştan türküye dönüşür. Yazıttan ezgiye.” sözleriyle bu derin bağı özetledi.

Aras, Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarındaki “İllig budun ertim, ilim amtı kanı?” (Devletli bir millet idim, devletim şimdi nerede?) sorusu ile Tuva’nın Kongurey türküsündeki “Çoon Tıva çonumnuŋ, çurtu kaydal, kongurey?” (Büyük Tuva halkımın yurdu nerede kongurey?) dizeleri arasındaki benzerliği dikkat çekici bulduğunu belirtti. Sözlerin ve söyleyişlerin farklı, çağların uzak olmasına rağmen özün aynı olduğunu, her ikisinde de insanın değişmeyen sorusu olan “Nerede?” sorusunun yer aldığını vurguladı.

Orhun vadisinde taşa kazınan bir duygu ile Tuva bozkırlarında türküye dönüşen bir duygunun aynı kaynaktan beslenmesinin kendisini şaşırttığını ifade eden Aras, yüzyılları aşan görünmez bir çağrının diğerine ulaştığını hissettiğini söyledi. Kongurey’i ve Orhun Yazıtları’ndaki ilgili satırları defalarca dinleyip okuduğunu, her seferinde aynı şaşkınlığı yaşadığını belirtti. Zamanın, devletlerin, insanların değiştiğini ancak insanın bazı sorularının varlığını koruduğunu kaydeden Aras, bu yüzden Orhun Yazıtları ile Kongurey arasında kurduğu bağın yalnızca tarihî bir benzerlik değil, Türk hafızasının çağları aşan bir kalıntısı olduğunu sözlerine ekledi.

Reindeer Medya İzopoint Yalıtım Sıvası - Isı, Ses, Su ve Yangın Yalıtımı