Spor yazarı Ömer Gürsoy, kaleme aldığı dikkat çekici yazısında Türkiye’deki spor sistemini mercek altına alarak, ‘Sporcu mu büyüyor, yoksa sistem mi?’ sorusunu gündeme taşıdı. Gürsoy, sabahın erken saatlerinde çocuğunu antrenmana götüren annelerden, kulüp aidatlarını ödeyen babalara, hayallerinden vazgeçmeyen sporculardan yılların rutubet kokan salonlarında ter döken gençlere kadar geniş bir kitleye seslendi. Bu durumun dertsizler için sadece bir cümle olduğunu, ancak dert sahipleri için hayatın ta kendisi olduğunu belirtti.
Türkiye’nin dört bir yanında açılan özel spor akademileri ve büyüyen kulüplerle birlikte salonların dolup taştığını ancak asıl sorunun ‘Gerçekten spor mu büyüyor, yoksa yalnızca spor ekonomisi mi?’ olduğunu sorgulayan Gürsoy, bir çocuğun lisans çıkarma sürecinden başlayan ve yüksek aidatlar, kamp ücretleri, özel dersler derken bitmeyen masraflarla devam eden yolculuğuna dikkat çekti. Bu noktada sporcunun sistemin merkezindeki özne olmaktan çıkıp yavaş yavaş müşteriye dönüştüğünü vurgulayan yazar, sporun geleceğinin müşterilerle değil, sporcularla kurulacağını ifade etti.
Federasyonların sadece takvim açıklayan kurumlar olmadığını, bir branşın aklı olduğunu belirten Gürsoy, federasyonların antrenör ve hakem yetiştirdiğini, turnuva planladığını, lig kurduğunu, altypyı tasarladığını ve en önemlisi sporcunun önündeki engelleri kaldırdığını söyledi. Federasyonun oyunu yöneten değil, oyunu kuran mekanizma olması gerektiğini savundu.
Federasyon yöneticiliğinin kariyer yapılacak bir yer olmadığını, tam tersine kariyerini tamamlamış, mesleğinde itibar kazanmış, hayatın içinde sınanmış, birikimini ve tecrübesini spora emanet edecek insanların sorumluluğu olduğunu dile getirdi. Federasyonun, insanın kendisini büyüteceği değil, kendinden bir şeyler eksilterek sporu büyüteceği makam olduğunu vurguladı. Gürsoy, son yıllarda bazı federasyonlarda branşın görünmez hale geldiğini, yöneticilerin ise kişisel marka yönetimi yapar gibi daha görünür olduğunu eleştirdi. Sporun bir kamu hizmeti olduğunu, influencer faaliyeti olmadığını hatırlatan yazar, bir federasyon başkanının en değerli karesinin kendi portresi değil, madalya kürsüsündeki sporcusunun fotoğrafı olması gerektiğini belirtti. Federasyon başkanının başarısının takipçi sayısı, televizyon programı veya video paylaşımlarıyla değil, kazandırdığı yeni sporcu sayısı, güçlendirdiği kulüp sayısı, yetiştirdiği antrenör sayısı ve kaldırdığı engel sayısı ile ölçülmesi gerektiğini savundu.
Federasyon başkanlığının bir okulu olmadığını ancak buranın öğrenme laboratuvarı veya tecrübe kazanma makamı olmadığını, tecrübe verme makamı olduğunu söyledi. Her seçimden sonra kurumsal hafızanın sıfırlanmasının sürdürülebilir olmadığını, bunun da branşların her dört yılda bir yeniden icat edilmesine yol açtığını belirtti. Kurumsallığın kişilere bağlı olmayan hafıza olduğunu ve hafızasını kaybeden kurumların geleceği olmayacağını ifade etti.
Yüzlerce sporcu, veli, kulüp ve antrenörden gelen mesajlarda kimsenin mucize beklemediğini, sadece önlerinin açılmasını beklediğini belirten Gürsoy, asıl sorunun ‘Bir federasyon gerçekten kimi büyütüyor? Kendisini mi? Yoksa sporcuyu mu?’ olduğunu vurguladı. Güçlü sporcunun güçlü kulüp, güçlü kulübün güçlü federasyon, güçlü federasyonun ise güçlü ülke sporunu oluşturduğunu hatırlatan Gürsoy, sıralamanın hiçbir zaman tersinden işlemediğini söyledi.
Federasyonların bağımsızlığının ve özerkliğinin altını çizen Gürsoy, bunun sonuç üretmeme özgürlüğü olmadığını, federasyonların kamu adına görev yaptığını ve başarıları kadar başarısızlıklarının da kamuyu ilgilendirdiğini belirtti. Bir branşın yıllarca yerinde sayması, sporcu sayısının artmaması, kulüplerin güçlenmemesi ve uluslararası başarı gelmemesi durumunda sadece federasyonun değil, devletin denetim sorumluluğunun da konuşulması gerektiğini savundu. Özerkliğin denetimsizlik olmadığını, denetimin bağımsızlığın düşmanı değil, güvencesi olduğunu ifade etti.
Fransa’nın spor yasasındaki yaklaşımını örnek gösteren Gürsoy, ‘Federasyonların bağımsızlığına ve özerkliğine saygı duyarız. Ancak gerektiğinde, müdahale etmeden yön veririz. Çünkü sporun kaderini yalnızca federasyonlara bırakamayız.’ sözleriyle konuyu özetledi. Federasyonların devletin rakibi, bakanlığın da vesayet makamı olmadığını, ikisinin de aynı emanetin taşıyıcısı olduğunu vurguladı. Bu emanetin bina, bütçe, makam veya koltuk değil, sabah gün doğmadan servis bekleyen on üç yaşındaki sporcu olduğunu söyledi. Eğer kurulan sistem onu güçlendirmiyorsa, ne kulüplerin büyüdüğünü, ne federasyonların başarılı olduğunu ne de sporun gerçekten geliştiğini belirtti. Yunus Emre’nin sözüne atıfta bulunarak, sözünün sağır kulaklara değil, o yankının içindeki sesi duyabilenlere olduğunu ifade etti. Bir ülkenin sporunun salonlarda değil, önce vicdanlarda inşa edildiğini ve o vicdanın ilk sorusunun ‘Ben bu makama spordan ne alacağım diye mi geldim; yoksa spora ne bırakacağım diye mi?’ olduğunu belirten Gürsoy, bir federasyonun gerçek başarı ölçüsünün bu soruya verdiği cevap olduğunu söyledi.