Allah aşkına, aklıselim düşünen biri cevap versin: Bu ülkede ne oluyor?
Bir tarafta, emeklilerin seyyanen zam ve insanca yaşam talebiyle Anayasa Mahkemesi önünde düzenlediği eylem sırasında yaşamını yitiren emekli polis memuru Ali Şekeroğlu var. Eyleme “Para için değil, onurumuz için” yazılı dövizle katıldığı, çevresindekilere geçim sıkıntısından söz ettiği haberleştirildi. Bir insanın hayatını tek bir nedene bağlamak doğru olmaz; fakat yaşanan bu acı, emeklilerin geçim ve onur mücadelesini ülkenin gündeminin tam ortasına taşıdı.
Diğer tarafta, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi hakkında milyonlarca değil, milyarlarca lirayla ifade edilen hisse alım satımı iddiaları var. İddiaları gündeme getiren siyasetçinin açıklamalarına göre çiftin Özata Denizcilik hisselerindeki işlemlerinden yaklaşık 2,17 milyar lira elde ettiği öne sürüldü. Kaya, iddiaların açıklığa kavuşması için görevlerinden ayrılma talebinde bulundu. Bunlar kamuoyuna yansıyan iddialardır; doğruluğuna ancak bağımsız ve etkili bir soruşturma ile karar verilebilir.
Tam da bu nedenle sorulması gereken soru şudur: Bu ülkede hukuk herkese aynı ciddiyetle ve aynı hızla mı işler?
Bir siyasi kimlik, bir makam, bir yakınlık ya da bir güç çevresi, iddiaların araştırılmasını yavaşlatmamalı; tam tersine kamuoyundaki kuşkuları gidermek için süreç daha açık ve daha titiz yürütülmelidir. İstifa, siyasi sorumluluk bakımından önemli bir adımdır; fakat hukuki sürecin yerine geçmez. Savcılığın attığı adım da önemlidir; fakat kamuoyunun beklediği, iddianın hangi delillerle incelendiğinin ve sürecin hangi aşamada bulunduğunun anlaşılır biçimde ortaya konmasıdır. Kimse mahkeme kararı olmadan suçlu ilan edilmemeli; kimse de makamı nedeniyle soruşturmanın dışında tutulmamalıdır.
“Komisyon kurulsun” denebilir. Meclis komisyonu, fon piyasasındaki denetim zaaflarını, küçük yatırımcıların nasıl korunduğunu ve düzenleyici kurumların zamanında müdahale edip etmediğini araştırabilir. Ancak komisyon, savcının yerine geçemez; suç varsa ceza soruşturmasını yürütemez ve mahkeme kararı veremez. Bu yüzden komisyon tartışması, adli soruşturmanın alternatifi gibi sunulmamalıdır. Hukuki soruların cevabını yargı kurumları vermelidir. Meclisin görevi ise sistemin nasıl bu noktaya geldiğini araştırmak ve benzer mağduriyetleri önleyecek düzenlemeleri yapmaktır.
Bir de bütün bunların ortasında müzikli, eğlenceli programlar… Elbette ülkede hayat durmayacak; insanların sanatla, kültürle ve sevinçle buluşması başlı başına yanlış değildir. Fakat mesele, ülkenin ağır gündemi ortadayken kamu gücünü kullananların nasıl bir dil kurduğu, hangi öncelikleri gösterdiğidir. Emekli geçinemediğini söylerken, esnaf borçla ayakta durmaya çalışırken, üretici maliyetlerin altında ezilirken; kürsüden yalnızca coşku ve başarı hikâyesi anlatılıyorsa, vatandaşın kulağında o müzik değil, duyulmayan feryat kalır.
Bugün üretici, emeğinin karşılığını alıp alamayacağını düşünüyor. Esnaf dükkânın kirasını, çekini, vergisini ve çalışanının maaşını hesaplıyor. Çiftçi mazot, gübre, sulama ve ürün fiyatı arasında sıkışıyor. Sanayici sipariş bulmaya, işletmesini döndürmeye çalışıyor. Emekli ise yıllarca çalıştıktan sonra ay sonunu nasıl getireceğini düşünüyor. Bu insanların beklentisi, kendilerine acınması değil; alın terlerinin karşılığını bulması, hukuk önünde herkes için aynı ölçünün uygulanması ve yarına güvenle bakabilmeleridir.
Şimdi böyle bir dönemde “Bu neyin vurgunu?” diye soran vatandaşa kızmak yerine, o soruyu doğuran şartlara bakmak gerekir. İddialar doğruysa, kim olursa olsun hesap vermelidir. İddialar doğru değilse de bunu gösterecek açık, tarafsız ve inandırıcı bir inceleme yürütülmelidir. Çünkü soruşturmanın sonucu kadar, toplumun o sonuca güvenip güvenmediği de önemlidir.
Ali Şekeroğlu’nun ölümü, siyasi sloganlarla geçiştirilecek bir olay değildir. Bu acı, emeklilerin yıllardır dile getirdiği geçim sıkıntısının ve görmezden gelinme duygusunun ne kadar ağırlaştığını gösteren bir toplumsal alarmdır. Bir insanın yaşamını yitirmesinden siyasi kazanç sağlamaya çalışmak da, yaşananları sıradan bir haber gibi görüp geçmek de bu acıya yakışmaz. Yapılması gereken, emeklilerin sesini duymak ve onları insan onuruna yaraşır bir yaşam koşuluna kavuşturacak kalıcı adımları atmaktır.
Bir ülke, yalnızca sahnelerdeki müzikle, kürsülerdeki alkışla ve ekranlardaki başarı mesajlarıyla yönetilmez. Ülke; fabrikada üretim yapan işçiyle, tarlada çalışan çiftçiyle, kepengini açan esnafla, ay sonunu bekleyen emekliyle birlikte ayakta durur. O insanların yüzü gülmüyorsa, ülkenin hiçbir başarısı eksiksiz değildir.
Allah aşkına…
Bir emeklinin feryadı duyulmadan, bir üreticinin derdi çözülmeden, kamuoyunun sorduğu sorular adaletle cevaplanmadan bu ülkede hiçbir şey yolunda sayılmaz.